
Selma, 6 çocuklu bir ailenin dördüncü çocuğuydu, bana geldiğinde 8
yaşındaydı. Selma’nın onu psikolojik olarak susmaya iten, "secici
Konuşmazlık" dediğimiz surece getiren olaylar beş yasındayken başlamıştı. Selma,
beş kardeşi, anne ve babasıyla kendi halinde normal bir yasam sürerken,
bir gun annesi hastalaniyor. O donemlerde bes yaslarinda. Kendisinden
buyuk iki abla, bir agabey ve kendisinden kucuk iki kardes daha var..
Kucuk kardesin yeni dogdugu donemde anne ciddi saglik sorunlariyla
karsilasiyor. Uzun sure tedavi goruyor. Yogun ugrasilara ragmen
iyilesmiyor. Hastane ortamindan evine gidip son gunlerini evinde huzur
icinde yasasin diye doktorlar tarafindan eve gonderiliyor. Birkac ay evde
babaanne, hala ve benzeri yakin akrabalarin yardimiyla yasatiliyor.
Birgun hayata gozlerini kapatiyor. Anneye en fazla ihtiyac duyulan
donemde anne, Selma'nin hayatindan cikip gidiyor. Aradan 1,5 yil geciyor.
Kendi hallerinde bir sekilde yasamaya alisiyorlar. Buyuk kizlar evde
yemek yapip, en kucuk cocuklara annelik yaparken, Selma babasiyla
birlikte dukkanda calisiyor. Dukkanlari evin hemen alt katinda oldugu
icin baba endise duymadan is
hayatina devam ediyor. Cocuklarini kimseye muhtac etmeden yuk etmeden
idare ediyor. Bir gun ablalar ve agabey, kardeslerini alarak yakin
akrabalarina gidiyorlar. Selma babasinin yanindan ayrilmiyor. Cok israr
ediyorlar ama istemedigi icin gitmiyor. Babasi da gitmemesine ses
cikarmiyor. Ogleden sonra baba kiz dukkani temizlemeye basliyorlar. Selma
babasinin istedigi gibi her yeri bi guzel temizleyip supuruyor. Daha
sonra radyoyu aciyor.Muzik dinlemeye basliyor. Ancak disardan gelen sesler nedeniyle
muzigi duyamadigi icin, sesini iyice aciyor. Babasi da basinin
agridigini soyleyerek muzigin sesini kismasini istiyor. Selma,
babasinin soyledigini duymamis gibi yapiyor.( Hani cocuklar sıklıkla
yaparlar ya..)
Bir sure sonra babasi,basinin cok agridigini soyluyor. Yuzu asiliyor.
Selma, gidip gelip babayi kontrol ediyor bas agrisi gecti mi diye. Babasi
bas agrisina dayanamayarak eve ilac almaya cikiyor. Sicaktan bunaldigini,
kendini kotu hissettigini soyluyor. Dukkana dikkat etmesini hemen bi
agri kesici alip gelecegini de ekliyor. Eve cikiyor. Aradan epey zaman
gecmesine ragmen baba yok. Bekliyor baba yok. Merak edip yukariya
babasina bakmaya cikiyor. Eve giriyor. Babasina sesleniyor. Cevap yok.
Tam oturma odasina giriyor ki babasi o anda Selmanin gozleri onunde kalp
krizi gecirmeye basliyor. Selma babasinin cirpinmalarina, yerde
tirmalamasina...vs. sahit oluyor. Babasi son nefesini verip yerde
cansiz yatarken,uyandirmaya calisiyor. Babasi uyanmiyor... Camdan asagi
dogru bagirmaya basliyor: "Imdat.. Babama bisey oldu...Yardim
edin!.."kisa sure icinde ev mahalle halkiyla doluyor... Cenaze islemleri
bitince 1,5 yil once anneleri olen bu alti kardesin ne olacagi tartismasi
basliyor.. kimi "yanimiza alalim", kimi "yuvaya verelim",kimi de "hepsine
birden nasil bakacagiz" diyor. En sonunda akrabalar aralarinda
anlasiyorlar."herbirimiz birisini alalim. Boylece cocuklar yurtlarda
perisan olmaz, arada sirada da olsa birbirlerini gorurler." diye
dusunuyorlar. Selma' yi cok sevdigi halasi aliyor. Iki yildir Selma
yanlarinda ve hic konusmuyor.
Duyduklarim beni cok etkilemisti. Daha once gidilen uzmanlarin
isimleri beni endiselendirmisti. Bir yandan da bir seyler yapabilirim
belki diye dusunmeden edemiyordum. Hikayesinden cok etkilendigim bu kizi
merakla bekliyordum. Halasi olan biteni tek tek anlatti. "Gelinimiz ve
agabeyimin olumunden sonra ben de onu bir turlu mutlu edemedim. Iki
yildir yuzu hic gulmuyor. Kendiliginden hic bir sey yapmiyor. Sadece
konusmasa neyse ama sanki kurulmus bir robot gibi. ornegin sofraya oturup
yemek yiyecegiz " Hadi Selma sofraya otur!"diyoruz oturuyor. Hadi Selma
artik kalkabilirsin demeden kalkmiyor. Onceleri aldirmadik. Baktik olmadi
karsimiza aldik uzun uzun konustuk anlattik. Ona evimizin bir kizi
oldugunu, evdeki herkes kadar her seye hakki oldugunu... hicbirisi fayda
etmedi. Zamanla ofkelenip inadini kirmak icin bazi taktikler uygulamaya
basladik. Sofra hazir olunca gel otur demedik, ac kaldigi gunler oldu. Ya
da artik kalkabilirsin demedik saatlerce sofrada oturdu.
Hadi artik uyu demedik ,sabaha kadar
koltukta oyle oturdu.Vicdanin yoksa soyleme...
Onunla yaptigim ilk seans dun gibi aklimda. Hal hareketleri
dinlemiyormus gibi ama tum alicilarini bana cevirdigini hissettigim
tavirlari.
- Biliyor musun ben seni cok sevdim
- .....
- Vallahi cok ciddiyim, cok sevdim.
- .....
- Ne guzel hic konusmuyorsun, diger cocuklar sisirmiyorsun...
Gozlerimin icine bakip gulumsemesini saklamak ister gibi dudaklarini
isirarak basini salladi.
- Biliyor musun bazen cocuklarin hayatlarinda bazi seyler yolunda
gitmiyor,benim isimse bunlari yoluna koymak.Beni dinledigini biliyorum
hatta benimle konustugunu bile hissediyorum. Cocuklar benden yardim
isterler, ben de onlara yardim ederim. Bu hep boyle oldu.
- .......
- Ama su an isler degisti. Sana yardim etmeyi ben istiyorum. Eger bana
yardim edersen , izin verirsen seni susturan seyin ne oldugunu
bulurum. Gercekten... inan bana...izin verir misin?
Basini salladi! Evet basini salladi!
- Elimde bazi resimler var, o resimleri cocuklara gosteriyorum
onlar da
bana resimlerle ilgili hikayeler anlatiyorlar. Onlar bana hikaye
anlatinca ben de onlarin mutlu olmasini sagliyorum. Yani butun sir
hikayede. Biliyorum sen konusmuyorsun. Ama hikaye anlatmak istersen,
konustugunu kimseye soylemem. Bu ikimizin sirri olur. Anlastik mi?
Bir sure dusundu. Basini saga sola salladi. Evetle hayir arasinda
gidip geliyordu. Birden evet anlamina gelecek sekilde basini salladi.
Karsimdaydi...
Ben ona resimler gosteriyordum o da bana hikayeler anlatiyordu. Isimiz
bittiginde ona cok tesekkur ettim. Anlattiklarini analiz etmeye bile
gerek yoktu. O kadar saf, o kadar temiz, o kadar kendi hikayesini
anlatmisti ki... Selma'nin bilincalti karmakarisıkti. Iste Selma'nin
analizden gecmesine bile gerek birakmayan,halasini dinlerken gozyaslarina
bogan, beni analiz yaparken hickiriklara bogan hikayesi...
"Bir varmis bir yokmus, bir zamanlar bir ulke varmis. Bu ulkede anne
babasiyla yasayan cok mutlu cocuklar varmis.Cocuklar kardes kardes hep
oynarlarmis, anne babalari onlara hic kizmazlarmis. Bir gun bu cocuklarin
annesi hastalanmis. Cocuklar cok uzulmus. Ama kimse cocuklarin uzuldugunu
anlamamis. Anneyi hep hastaneye goturmusler. Ilaclar vermisler. hem de aci
aci ilaclar. Anne, sirf cocuklarini yalniz birakmamak icin icmis butun o
aci ilaclari. Cocuklara hep annelerinin iyilesecegi soylenmis. Bir gun
anneyi eve getirmisler. Cocuklar anne geldi diye cok mutlu olmuslar. Anne
hep yatakta yatmaya baslamis. Artik cocuklarina yemekler yapmiyormus.
Cocuklar cok uzulmusler.Annelerinin yaninda oyunlar
oynamaya baslamislar. Annelerinin yaninda niye oynuyorlarmis biliyor
musun? Anneleri eglensin diye. Ama babaanneleri hep kiziyormus onlara.
"Gurultu yapip durmayin. Anneniz zaten sizin yuzunuzden hastalandi"
diye. Çocuklar cok yaramazlik yapti diye anne hastalanmis meger. Cocuklar
da anne iyilessin diye onu eglendirmek istiyorlarmis ama kimse
anlamiyormus. herkes cocuklarini azarlayinca anneleri de cok
uzuluyormus..
Birgun anne olmus. Herkes aglamis. Cocuklar annenin neden oldugunu
anlamis. Yaramazlik yaptilar diye. Cocuklar evde babalariyla yasamaya
baslamislar. Bir gun anneanne gelip yemek yaparken, cocuklar gurultu
yapmislar. Anneanne onlara kizmis "kizim sizin yuzunuzden hasta oldu. Hic
Annenizin sozunu dinlemediniz hasta ettiniz kizimi. Sizin yuzunuzden
de oldu. Sozumu dinlemeyip gurultu yapar, cok konusursaniz beni de
oldurup ortada kalacaksiniz. Kim bakacak size?" demis. Bir gun Selma ,
babasiyla dukkanda oturuyormus. Ablalari kardesleri amcalarina gitmisler.
selma babasinin yanindan ayrilmak istememis. Hic gurultu yapmadan hep
babasina yardim ediyormus. Anneleri cocuklar evde yokken hastalanmis ya.
Babasi yalniz kalir hastalanir diye yalniz birakmak istemiyormus.
Babalari cocuklarina hic kizmiyormus zaten. Gurultu yaptiklarinda bile..
Selma dukkanda babasina yardim etmis, her yeri mis gibi yapmis.Elleri de
acimis biraz. Radyoyu acmis. Babasinin basi agrimis."Kizim kapat sunun
sesini" demis. Selma duymus ama duymamazliktan gelmis. En sevdigi
muzikler varmis. Babasi biraz sonra eve gitmis. Ilac alip gelecekmis.
Gitmis gelmemis. Selmanin aklina hemen anneannesiyle babaannesinin
soyledikleri gelmis. Annesi zaten cocuklarin yaramazligi yuzunden olmustu
ya. Selma cok Korkmus eve cikmis. Babasini aramis.
Odaya girince bi bakmis,babasi
biseyler yapiyor. Selma cok korkmus. Babasi Selmaya "git" der gibi
isaretler yapmis. Selma gitmemis. Babasi yerde uyumaya baslayinca
uyandirmaya calismis. Uyandiramayinca aglamaya baslayip komsulari
çagirmis. Sonra ev kalabalik olmus. Selma kimseye soyleyememis ama cok
uzulmus.. babasi " git " dedigi halde gitmemis. Yine babasinin sozunu
dinlememis. Eger gitseydi, muzigin sesini acip babasinin basini
agritmasaydi babasi olmeyecekti. Selma'nin yuzunden oldu. Akrabalar
cocuklari paylasmislar. Selma ablalarindan ayrilmak istememis. Kucuk
kardesini de cok seviyormus. Halasi yanina gelip "kizim sen artik benim
kizimsin bizimle yasayacaksin" demis. Selma cok mutlu olmus. Oyle mutlu
olmus ki, halasini cok seviyormus, istedigi zaman kardeslerime
gotururler, diye dusunmus.. Halasinin evine gidince "artik bunlar benim
yeni anne babam" demis kendi kendine. Ama birden korkmaya baslamis.
"Annemle babami ben oldurdum. Yaramazlik yaptim sozlerini dinlemedim.
Yeni annemi babami cok seviyorum. Ya onlara da bisey olursa ben ne
yaparim.?" Sonra aklina bisey gelmis. Gece yatmadan once yataginin
basucuna oturup dua etmeye baslamis. "Allahim .. ben cok yaramaz bir
kizim. Annem babam benim yuzumden oldu. Halamlar cok iyi insanlar. Ne
olur benim yuzumden onlari da yanina alma. Eger onlari da alirsan ben
kimin yaninda kalirim? Ne olur Allahim bana yardim et. Hic konusmamam icin bana
yardim et. Ne zaman gurultu yapip soz dinlemesem annem babam oluyor. Hep
susmam icin bana yardim et Allahim. Ne soylerlerse yapacagim, onlar
soylemeden hic bisey yapmayacagim... ne olur onlari benden alma!.." O
gunden sonra Selma hic konusmamis. Gulmemis. "Eger gulersem evde gurultu
olur, baslari agriyip olurler" diye korkmus. Hep susmus..Hikayesi bitince
Selma gozlerimin icine bakti ve ekledi; "Biliyor musun? Hala her gece dua
ediyorum. Allahim nolur konusmayayim, konusmamam icin bana yardim et!
Diye. Bazen cok mutlu oluyorum. O zaman cok korkuyorum sevincten ciglik
atarim da gurultu olur, annem olur diye" O kucuk bedeniyle ne kadar buyuk
bir gorev ustlenmisti.
Kacimiz en konuskan, en geveze cagimizda kendimizi
susturmayi basarabiliriz ki? Kacimiz bir dondurma alindiginda bile sevinc
cigliklariatabilecekken,bu yogun duyguyu bastirip susmaya devam edebiliriz ki?
Kacimiz? Bu kadar sevilmek... bu kadar deger verilmek...
"Opucuk kutusu" adli kitabindan
Yapmayin ne olur... Cocuklarinizin kucucuk omuzlarina, AGIR yukler
yuklemeyin. Onlarin akillari da BUYUK, yurekleri de KOCAMAN...
Ne olur basiniz da agrisa, bir bardak da kirilsa, esinizle de kavga
etseniz; demeyin... Zaten aslinda hic biri cocugunuz yuzunden degildir.
Aslinda hic bir sey, hic bir zaman, bir baskasi yuzunden degildir,
kendimizizdir, bir durumu istemedigimiz bir sonuca dogru yonlendiren. Ama
bunu bilmektense, itiraf etmektense, bir baskasini suclamak hep daha kolay
gelir. "Senin yuzunden!" demeyin cocuklariniza... Hele hic bir zaman
"Senin sayende" demiyorsaniz, "senin yuzunden" de demeyin hic bir
zaman!.....
Not: Bu metindeki Turkce karakterler www.TurkceKarakter.com sitesinde
en yakin karsiliklarina cevrilmistir.
25 Eylül 2007 Salı
Çocuk Yüreği
SEVGİLİSİNİN DUYGUSUZ OLDUĞUNDAN YAKINANLARA BİR HİKAYE
Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti. Yanmanın nedeni aksam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün yapacaklarının aklına gelmesiydi.
Bugün 2 yıldır götürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti. Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı. Bitmeli dedi içinden,her gün bu tatsız uyanış bitmeli.’
Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden sekile giriyordu. Süratle giyinerek dışarı çıktı. Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, simdi de bekletmemeliydi.
İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yasıyordu. Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; ’Bulutlar bizim yasayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...’
BULUSMA VAKTI...
Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra karsıdan kız arkadaşının geldiğini gördü. Simdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş’a geçtiler. Yolculuk sırasında hiç konuşmadılar. Genç kız,sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti. Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını...
Beşiktaş’a geldiklerinde bir cafe de oturdular. Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini.
"Bana bir şey mi söylemek istiyorsun" diye sordu.
Genç adam gözlerini kaçırarak; "Evet" dedi.
Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek "Söylesene, ne diye bekliyorsun" dedi.
Genç adam içini çektikten sonra "Sence biz nereye kadar gideceğiz?"diye sordu.
Genç kız, "Bunu sorma gereğini niye duydun?" diye yanıt verdi.
Genç adam söze başladı...
"Birkaç ay önce aksam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için yazdığım şiiri okumak istemiştim. Sen bana ’Sırası mi simdi canım yaa, isin gücün yok mu?’ demiştin. Biliyor musun o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi. Özür dileyip telefonu kapatmıştım. Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin. Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen de gelmiş, Meralin ’Sen şanslısın, sevgilin sana bakar’ sözüne ’İşim yok da sana mi bakacağım, annen baksın’ demiştin. Hatırladın mı?"
DUYGUSALLIGI SEVMEM...
Genç kız, "Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum.Hem hasta bakici gibi göründüğümü de kimse söyleyemez" diye yanıtladı. Genç adam güldü, "Evet canim haklisin.Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakici, hemşire falan olamazsın".
Genç adam devam etti...
"Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç...Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin. Duygusallığı sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun.Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanıdığımdan beri her sabah, her aksam her gece yani seni andığım
her saat tatlı bir mesajım vardı senin için biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz."Genç kız anlamıştı, ’Yani ne istiyorsun benden sair olmamı mı?"
Genç adam tekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü. "Hayır" dedi, "Sair olmanı istemiyorum. Olamazsın da...
BIZ AYRILMALIYIZ.
Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak."
Genç kız şaşırmıştı, "Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum."
Genç adam iç çekerek "Hayır canim, sen beni sevdiğini sanıyorsun. Eğer beni sevseydin simdi başka şeyler konuşuyor olurduk" dedi. Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek "Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur..." dedi. Genç adam "Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve uzun zaman da olacağını sanmıyorum" yanıtını verdi.
Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada Artık iki yabancıydılar.
Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, "Kalkalım istersen" dedi.
Genç adam "Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen kalkabilirsin" diye yanıtladı. Genç kız "Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim" diyerek elini uzattı.
Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç adam "İstersen arkadaş kalabiliriz" dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar.
"BEN DOGRU YAPTIM..."
Genç adam doğru yaptığına inanıyordu. Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi.
Odasına girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkıp ise gidecekti, uyumalıydı.
Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı. Sabah 7’de saatin ziliyle uyandı.
Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama vardı.
Yorgun olduğu için Duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesajı açtı, şunlar yazıyordu:
SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,
HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,
BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,
BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,
SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM,
BIR TEK SENI SEVDIM,
VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM,
ELVEDA BIRTANEM...
Genç adam şaşırmıştı. Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın besinde yazmıştı. Heyecanla onu aradı, telefonu Yabancı bir ses açtı.
Genç adam "Nalan’ la görüşebilir miyim?" dedi. Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de... "Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti.
Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu. Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini asmıştı...."
YIGILIP KALDI...
Genç adam beyninden vurulmuşa döndü. Bir gün önceki mide ağrısının İki katini çekiyordu simdi. Olduğu yerde yığılıp kaldı... Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede.
Doktorlardan biri diğerine karsıdaki hastanın durumunu soruyordu. Doktor yanıt verdi...’Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş.
O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış. Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdiği numarayı aradım.
Numara 3 ay önce iptal edilmiş. Gelen mesajlarda bir şiir var.
Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladığım kadarıyla şiiri yazan çok duygusal biriymiş...
"ÇEVRENIZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜN DEN O KADAR
EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE
HERSEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..."
11 Ağustos 2007 Cumartesi
Bırakıpda Gidene

Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde. Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim. Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım. Ne tebessümdü o, zehirden beter. Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu. Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden. Pişmanlıktan kendime lanetler eder, sevgimi söylediğim günü düşündükçe, kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı. Derdim ki; alın yazımdı, on beşimin çocuksu aşkıydı. Nasıl da gülerdi canı istedi mi... En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir, ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi. Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan. Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça... Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda; onda ne bulduğumu bugün bile bilemem. Ama o günlerde hayatımın amacı, varolma gibi gelirdi bana. Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu kölesiye bağlanış, içten içe kopan fırtınalar,bu delice yakarış? Kim bilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi... Ondan hiçbir şey istememiştim. Sadece sevgi... Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla. Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde. Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce. Bu onun "ölüm yıldönümü"dür. 17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan. Bir melodidir kırık, mutsuz... Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı. Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda. Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu. Benim kadar çaresizdi her köşe. Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına; "Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin Dileğince nefret et, alay et duygularımla Kızmam sana Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka. Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun. Her şeyini özledim... Allah’ım son defa göreyim yeter bana" Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar. Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm. Sonra, ona ait bir şeyler bulmak için aradım her köşeyi... Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş. Yazı, onun yazısı. Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına... Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi. Korkakça, kaybolmasından korkarak, acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle...Hele hele o ilk satırı... Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım. "İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ !!!..."
Alıntıdır
!!!Varım!!!
Saatlerdir bilgisayarın başında oturuyordu, hala beklediği mail gelmemişti. Silkindi. Kaç saat olmuştu bilgisayar başına oturalı? Oooo! İki saatten fazla olmuş, koskoca iki saat? Arkadaşları yemeğe davet etmişti, Sinan sinemaya, oda arkadaşları ise fal partisine.. Hiçbirini kabul etmemişti. Şimdi bu ücra Internet cafede gelecek o maili bekliyordu. Daha ne kadar sürecekti? Kim bilir belki, bugün hesabına bile girmemişti, girmeyecekti? Girse bile yazacağı daha önemli insanlar vardı belki... Belki de onun ona önem verdiği gibi o, ona önem vermiyordu? Yok canım! O da en az Sevgi kadar değer veriyordu Sevgi'ye, yazdığı her mesajın karşılığı ertesi güne geliyor, hadi ertesi gün olmadı birkaç gün içinde gecikmenin özrünü de içeren mail hesabında bekliyordu Sevgi'yi. Aylar olmuştu yazışmaya başlayalı, bir kez bile aksamamıştı mailler. Ta ki, bu haftaya kadar. Hafta başından beri tek bir satır gelmemişti ondan. Tuhaf! Oysa kendisi yazacak bir şey bulamasa - ki, bu da ayda yılda bir olurdu- forward edilmiş mesajlar gönderirdi, güzel sözler, fıkralar ya da ufacık bir e-kart. Üçüncü gün dayanamamış, onu merak ettiğini söylediği bir mail göndermişti: Heeeey, öldün mü kaldın mı? Haber verseneeeee! diye şakalaşmıştı üstelik. Ses seda yoktu yine karşı tarafta, beşinci gün iyiden iyiye meraklanır olmuştu, hatta bir sapığın onun hesabına girip gelen mesajları ondan önce okuyup sildiğini bile düşünmüştü. İyisi mi oturup bütün gün bekleyecekti bilgisayar başında, hem içinde de bir şüphe kalmayacaktı böylece. Bugün sekizinci gün de bitmişti. Yine en ufak bir yazı bile gelmemişti. Unuttu beni diye geçirdi içinden. "Tabii, ne bekliyordun ki!" diye kızdı kendi kendine. Alay etti bir süre bu çocukluğuyla. Hiç görmediği, sadece yazılarıyla, şiirleriyle tanıdığı biriydi karşıdaki ve hep öyle uzakta öyle bilinmez kalacaktı. Ne bekliyordu ki? Kendisi de bilmiyordu. Hayalinde bu yazıları yazan kişiyi bir türlü canlandıramıyordu. Ne zaman gözlerini kapasa sadece bir çift el görüyordu, klavyenin tuşlarına dokunan güzel parmaklar... Bu elin kime ait olduğunu görmeye çalışıyor, didiniyor ama hayali bir anda dağılan sis gibi yok oluyordu. Ertesi gün soluğu yine bilgisayar başında aldı. Bekledi, bekledi. Birkaç arkadaşından gelen mailleri yanıtladı hemencecik. Aslında böyle beklemek fena da olmuyordu hani. Zaten tatildeydi yapacak başka bir işi yoktu, arkadaşlarından çoğu eve dönmüştü kalanlar ise onu çağırsa da o pek istemiyordu. Bu düşüncelere dalmışken yeni bir mesaj geldi. Hayret adres pek yabancıydı ona. Biraz tereddüt ettikten sonra yüreği korku içinde açtı. Mail, "merhaba ben Akın'ın yakın arkadaşıyım. Kendisini trafik kazasında kaybettik, telefon defterinin arasında sizin mail adresinizi bulduk ve haber vermeyi uygun gördük. Başımız sağ olsun" diyor ve devam ediyordu ama mailin devamı onu ilgilendirmiyordu artık. Okuyacağını okumuştu zaten. Kaçıncı ölüm haberiydi bu, bu kaçıncı değer verdiği insandı yitip giden? Bazen bütün uğursuzluğun kendinde olduğunu düşünüyordu. Sonra saçma geliyordu düşündükleri, ama ne fark ederdi ki, işte çok sevdiği, her gün yazdıklarıyla onun gününe renk katan o kişi artık yoktu. Kötü bir şaka olamaz mıydı? Ne yapacaktı şimdi? Beklediği mail gelmiş miydi? Ne yani kalkıp gidecek ve bir daha gelmeyecek miydi? Bir daha o güzel mesajları hiç göremeyecek bir daha o elleri hayal edememenin üzüntüsüyle doğruldu. Cebinden size henüz yollamadığı, yollamak için doğum gününüzü beklediği bir şiir bulduk. Tıpkı sahibine ulaşmamış bir mektup gibi duruyordu oracıkta. Aşağıda onun sizin için yazdığı son şiiri bulacaksınız.
VAR MISIN ?
Biliyorum şaşıracaksın Son sözler gibi gelecek kulağına Yoo yanılmıyorsun. Son sözler bunlar. Bu uzaklığı kaldırmak için ortadan Sadece bir ufacık his'tik, sen bana ben sana İki satır lâf, iki mısralık şiirdik Bir gülücüktük Bir soru işareti Oysa daha fazlasını istemek bencillik mi? Anla artık! Sözler var ama satırlar yetersiz Düşünceler var ama sayfalar yetersiz. Duygular var ama mısralar yetersiz. Anla artık biliyorum bir sen var, bir de ben Uzak uzak yerlerde ayrı ayrı şehirlerde. Ama desem ki, sana: Biz demeye var mısın? Desem ki, ne sen olsun, ne de ben. Bir biz olalım. Var mısın Akın Yıldız
Şaşırmıştı, istemezdi etraftakilerin gözü önünde ağlasın. Hiç adeti değildi ne de olsa. Oysa Akın hep nasıl hissediyorsan öyle ol başkalarını boş ver derdi. İşte her zamanki gibi yine dinlemişti onun sözünü. Demek o da aynı şeyleri hissetmiş, o da artık bu uzaklığı kaldırmak istemişti. Doğum günü geçmişti, hem de yine bilgisayar başında. Yeni bir yaşa daha girmişti işte, yepyeni bir yaş, yepyeni umutlar, acılar, mutluluklar. Her yaş olgunlaştırırmış biraz daha insanı, belki de en çok bu yaşa girdiğinde olgunlaştığını anlayacaktı yıllar sonra arkasına dönüp baktığında kim bilir... Akın! Kahretsin, seni şimdiden özledim diyerek hıçkırıklara gömüldü. Neden sonra eli yanıta gitti. Akın'a geç kalmış bir yanıttı bu. Sadece tek bir sözcük yazdı : VARIM !
Alev Demir
FISILTI ve TUĞLA
Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar'ıyla bir mahalleden hızlı bir şekilde geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavaşça geçerken hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını fark etti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü. Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu park etmiş bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın? Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya mal olacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi: "Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum. Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Park etmiş bir arabanın arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu. "Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici, boğazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti. Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü. Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü, hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı. Tanrı, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazen, dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin. Tercihi siz yapın...
Sevginin Gücü
Mavisi yeşiline karışmış, uzun uzun ağaçların gölgelerini cömertçe sunduğu, türlü türlü böceklerin, çiçeklerin yaşadığı, insanoğlunun pek az uğradığı ormanlardan birinde güzel bir göl vardı. Suyu berrak mı berrak, serin mi serin... Gölün kıyısında hayat bulmuş boynu bükük papatya, yanı başında o eşsiz büyülü suyun içinde açmış olan, en az kendi kadar yalnız görünen nilüfer çiçeğine sevdalanmıştı. Onun görkemli görüntüsünü, saf, masum, asaletli halini hayranlıkla seyrediyordu her gün.
Nilüfer çiçeği de kayıtsız değildi sevgili papatyasına karşın. Birbirlerine sevgiyle bakıyorlar, şarkılar söylüyorlardı birlikte. Yalnızlıklarını unutuyorlardı şu koskoca orman içinde... Tanrım, diyordu papatya içinden kimi kez. Bu güzelliğin yanında benim yerim nedir ki? O suyun içinde yaşar bense toprakta... Elimi uzatsam tutamam bile onu... Oysa öylesine istiyorum ki onun yanında olmayı...
- Ey güzel çiçeğim, ey benim nilüferim seviyorum seni... Lâkin öylesine çaresizim ki... Sana nasıl ulaşacağımı bile bilmiyorum... Evet, orada olduğunu bilmek, sesini duymak, güzelliğini görmek bile yetiyor bana ama istiyorum ki elini tutayım, güzelliğine dokunayım. Gel gör ki ben bir papatyayım, sen ise bir nilüfer... Ayrı dünyalarda yaşayan iki ayrı çiçek...
Nilüfer, karşılıksız bırakmadı papatyanın sözlerini: - Papatyaların en tatlısı, kemandan çıkan müzik aynı ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır. Sen başkasın, ben başkayım, sen ordasın, ben buradayım diye yerinme. Gönül sesine kulak ver yalnız... Bir şeyi istiyorsan yürekten iste....Sevgi, aşk, ne büründüğün kıyafeti, ne makamı, ne mesafeleri ne de başka bir şeyi dinler... Onun fermanı okunmaya başladı mı her şey susar. Her şey çaresiz kalır... Sevgi söz konusu olduğunda kişi kendi dışındaki güçlerin insafına kalmaz. Çünkü; kendisi de güçlü bir varlık haline gelir. Ruhunun derinliklerinden gelen bu ezgi güçlenmeye başladıkça kayıtsız kalamaz buna tüm evren... Sen ki benim güzelliğime, aşkınla güzellik katmakta, yalnızlığımı örtbas etmektesin. Benim ve kendinin varolduğumu ispatlamaktasın dünyaya. Şimdi kapat gözlerini sımsıkı... Sıyrıl tüm düşüncelerinden... Yalnızca ama yalnızca beni düşle... Yanımda olduğunu, gölün sularında elimi tuttuğunu hayal et... İste beni... Göreceksin ki sevginin aşamayacağı engel yoktur! Papatya, nilüferin dediğini yaptı. Yalnızca ama yalnızca onun hayalini doldurdu tüm benliğine. Kendini güzeller güzeli çiçeğinin
yanında farz etti. İstedi... İstedi...- Aç gözlerini!, dedi nilüfer. Papatya şaşkınlık içindeydi gözlerini açtığında. Sevgili çiçeğinin yanında, gölün suları içinde bir nilüfer çiçeğiydi artık o da...
Sevmek... İstemek... Hayal etmek... İnanmak... Olmayacak şey yoktur! Eğer ki; bu duygulara sahipseniz...
"EN OLMAYACAK YERDE, EN OLMAYACAK ZAMANDA EN OLMAYACAK OLAY,
HER ZAMAN VE HER YERDE OLABİLİR."
Öğretmen
Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı. İkinci sınıf öğretmeni: "Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu. Üçüncü sınıf öğretmeni: "Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı. Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: "Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu.
Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.
Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı. O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi. Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vazgeçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.
Bu hikaye burada bitmedi. İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi. Tahmin edin ne oldu? Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı
birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına
"Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı. Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin. Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!"
Yazarı bilinmiyor
BİR BİLENE SORMUŞLAR....
Sormuşlar bir bilgine:
HAYAT ne? diye. Demiş bilgin; iki yönlü bir yol devam eder bilinmeze. Sen görmezlikten gelsen de vardır bir yoldaş her köşesinde. Bazen çıkarsın zorlukla dar bir yokuştan bazen de aşarsın dertleri sanki uçuyormuş gibi inerek buradan.
Peki, SEVGİ nedir? demiş biri. Kalbine sığmayacak kadar geniş, dedikodusunu yapamayacağın kadar temiz, kokusunu alamayacağın kadar uzak, hayal edemeyeceğin kadar yakın...
Ya KORKU nedir? diye atılmış diğeri. Bir yağmur damlasındaki barut kokusu. Belki de saklanılan bir hayal yontusu ya bir miniğin haykırışı, ya da yüreği yaralı bir kuşun feryadı....
Peki ya UMUT nerededir? diye atılmış bir umut avcısı. Bilinmezde değildir bilirim, demiş yerini, kaygılı ve tasalı. Aradın boşuna her yeri ama unuttun en kolay yeri besbelli, bunu derken işaret etti insanın en derinden yaralanan yerini...
Peki DOST kimdir? diye sormuş biri. Demiş; paylaştın mı sevgini, korkunu, ümidini ve yenilgini, verdin mi desteğini, sordun mu halini, yolladın mı yüreğini, ağladın mı onun gibi.
Hissettin mi DOSTLUĞU? demiş diğeri. Bilgin demiş: Karşılığı olmadan verilir mi hiç yürekteki sevgi? Dostluk dediğin; tek bir ruhun, iki ayrı bedende dirilmesi...
ÇİRKİN POSTACI
Dünyanın bana zindan olduğu günlerdi. Sanırım birkaç defasında da evden ağlayarak dışarı çıkmıştım... Hayatım kararmıştı da bir ışık bekliyordum sanki ama yoktu. İşte böyle düşündüğüm günlerde daire kapıma sıkıştırılmış bir Mektup buldum. Hayretle baktım üzerinde göndericisi yazmayan zarfa. Sonra odama girip açtım... "Acıları paylaşmak insanların vazifesidir" diyordu. "Senin geçtiğin sokakta ben de vardım. Ama bir sokakta ya ben olmamalıydım veya paylaşılmamış acılarını içinde gezdiren bir insan!..." Mektubun sonunda da isim yazmıyordu. Peki kimdi bu? Kimdi, neden yazmıştı bu notu ve neden bana yazmıştı? Aslında hoş sözlerdi...Ve aslında bir mektuba da deliler gibi ihtiyacım vardı. Acaba dediğini yapacak mıydı, yazacak mıydı her gün?.. Bunu zaman gösterecekti. İlk gün kafam karıştı. Hem kendi problemlerimi hem dün gelen mektubu, hem de yeni mektupların gelip gelmeyeceğini düşünüyordum. Sonraki gün posta kutumda beyaz bir zarf buldum. Kalbimin çarptığını hissettim... Yazı aynıydı, odama girip okumaya başladım mektubu.
Bu inanılmazdı.. Bir bardak su içercesine bitiverdi mektup. Doymadım! Bir bardak su daha almış gibi kendime ve susuzluğumu kandırır gibi yeniden okudum altı sayfayı... Sanki tanıyordu beni, sanki yıllardır dertleşiyordum onunla... Altıncı sayfanın sonunda diyordu ki; "Yarın yine yazacağım..." Yarın yine yazdı, öbür gün yine..Ve sonraki günler yine yazdı... Her mektubunun sonunda, yarın yine yazacağına ait not vardı ve her gün de dediğini yapıyordu. Her gün işyerinden dönerken kalbim çarpıyordu heyecanla... Her gün görüyordum posta kutumun bugün de boş olmadığını ve gariptir; artık yapayalnız olmadığımı, kalbimin boş olmadığını hissediyordum. Bu mektuplar yüreğime giriyor sıkıntılarımı eritiyor ve beni yarınlara doğru itiyordu. Zannediyordum ki; bunlar olmadan yaşayamayacağım. Öylesine alışmıştım ki onlara, olmasalar sanki nefes alamayacağım!... Vakit buldukça oturup eski mektupları bile yeniden okuyordum. Zaman geçti ve zamanla beraber sıkıntılarımda geçti. O günlerden geriye sadece eski mektuplar kaldı. Bir gün içimde karşı koyamadığım bir merak peydahlandı; kimdi bu? Nasıl biriydi? Onunla ilgili her şeyi merak etmeye başladım.
O her gün yazıyordu ve nasılsa her gün yazmaya devam edecekti. Bundan emin olduğum için de, yazılarında anlattıklarından çok nasıl bir kalemle yazdığına, neden bu kağıdı seçtiğine, yazı stiline aklımı takmaya başladım... Yazıları öylesine deva olmuştu ki bana, onunla ilgili her şey de mükemmel olmalıydı. Ama her şey... O gün evde kalmıştım. Kahvaltı yapmış ve bu harika mektupların en azından nasıl birisi tarafından getirildiğini görmeyi koymuştum kafama... Öğle vaktine doğru sokağa giren postacıyı gördüm. Koşarak aşağı indim. Mektubumu kutuya bırakmıştı, eli henüz havadaydı...Göz göze geldik. Aman Allah’ım... Aman Allah’ım, bu ne kadar çirkin bir adamdı böyle! Dondum kaldım... O da başını eğdi döndü ve gitti. Orda öylesine bekliyordum şimdi... Kutuyu açıp mektubu bile alamıyordum. Bunca zaman, bunca güzel bir mektubu, bu kadar çirkin biri mi taşımıştı? O öptüğüm, kokladığım, göğsüme bastırdığım, yastığımın üzerine koyduğum mektuplarıma benden önce bu adamın mı eli değmişti? Saçmaladığımı biliyordum ama böylesine güzel duygularıma bu çirkin yaratık karıştı diye az önce getirdiği zarfı alamıyordum.Kapıyı açtım, dışarı çıkıp bir adım attım. Çoktan gitmişti. Neye olduğunu bilmiyordum ama çok kızgındım. Zarfa dokunmadan çıktım yukarıya. Odama girdim, eski mektuplarıma baktım. Biliyordum, onlar benim en zor günlerimle bugünüm arasında köprü olmuşlardı, ama onlara da dokunamadım. Bu güzelliğe bu çirkinliği yakıştıramıyordum!
Ertesi gün iş dönüşü baktım ki, kutuda hâlâ o aynı kirli mektup var! Almadım. Sonraki gün baktım; aynı mektup yine yapayalnız beklemekte. Bir kaç gün sonra ise kutuya bile dönüp bakmamaya başladım... Altı yedi hafta sonra dünya yine karanlık gelmeye başladı bana. Bir dosta, bir morale ölürcesine ihtiyaç duymaya başladım... Her şey çok ağırlaşmıştı yeniden. Uyku bile uyuyamıyordum. Mektup aklıma geldiğinde gece yarısını geçiyordu. Tereddüt bile etmeden aşağı indim, kutumu açtım ve mektubu aldım. Bir saat içinde üç defa okumuş, özlemiş olarak göğsüme bastırmış ve uzun zamandır ilk defa böylesine huzur içinde uyuyabilmiştim. Bunlar benim ilacımdı biliyordum. En çok o gün merak etmiştim, bir daha ne zaman yeni bir mektup geleceğini... Ve o akşam gözlerime inanamadım; kutumda mektup vardı. Yazı aynıydı, zarfta yine isim yoktu. Üstelik bunda postanenin damgası da yoktu... Açtım zarfı;içindeki kısacık mektupta şunlar yazıyordu; "Sana gelmiş bir mektubu kırk sekiz gün okumamakla ne kazandığını bilmiyorum... Ama artık benim sana yazmaya vaktim olmayacak. Çünkü tayinim çıktı ve bugün başka bir şehre gidiyorum. Hoşçakal! Çirkin Postacı..."
Donmuş kalmıştım şimdi... Derin bir pişmanlık düğümlendi boğazıma, hıçkırarak eve girdim. Çantamı açtım; tarakların,rujların ve diğer karışıklığın arasında bulduğum mavi göz kalemiyle, bir kağıda;"Lütfen bana tekrar yaz" yazıp posta kutuma koydum. Bir daha hiç kilitlemediğim kutuda, aynı notum iki yıldır yapayalnız bekliyor...
Alıntıdır..
